Roman

Roman



Romanda olay zinciri içinde yaşayan, bu olayları yaratan, bunlardan etkilenen, toplumsal durumlara göre belirli tavırlara, eylemlere duygulara yönelen kişiler anlatılır.

Roman Avrupa’da sözlü edebiyattaki destan türünün geçirdiği evrimleşmenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Roman türünün ilk örneklerini 15. yüzyılda Fransız yazar Rabelais (Rebalis) vermiştir. Bugünkü romanı hatırlatan ilk eser 16. yüzyılda Rönesans’tan sonra Givoanni Boccacio (Civonni Bokaçyö) tarafından yazılmış olan “Dekameron’dur. 16. yüzyılda Miguel de Cervantes’in (Miguel Dö Servantes) yazdığı “Don Kişot” adlı eser, roman türünün ilk başarılı örneği kabul edilir. 17. yüzyılda klasik akım içinde ortaya çıkan tek romancı ise Madame De La Fayette’tir (Madam dö La Fayet). Bu yüzyılda İngiltere’de Daniel Defoe (Danyel Defo) “Robenson Cruze”u (Robinson Kuruz), Jonathan Swift (Canıtın Sivift) ise Guliver’in Gezileri’ni yazmıştır.

Bu türün yetkin örnekleri 19. yüzyılda verilmeye başlanmıştır. Roman, bir tür olarak karakteristik özelliklerini romantizm ve realizm akımları sayesinde 19. yüzyılda kazanmıştır. 20. yüzyıldaki sosyal ve teknolojik gelişmeler romana da yansımıştır. Bu dönem romancıları arasında; Amerikan edebiyatından John Steinbeck (Con Şıtanbek), Alman edebiyatından Thomas Mann (Tomas Man), Erich Maria Remargue (Erik Maria Remark); Fransız edebiyatından Andre Mourois (Andre Moris), Jaun Paul Sartre (Jan Pol Satr), Albert Camus (Alber Kamü) sayılabilir.

Victor Hugo’nun (Viktor Hügo)1862 yılında yazmış olduğu “Sefiller” romanı, 19.yy Paris’inden insan manzaraları eşliğinde kürek mahkûmu Jan Valjean (Jan Valjean) ve polis müfettişi Javert (Havyer) arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikâyesi üzerine kuruludur.  Edebiyat dünyasında Rönesans etkisi yapmıştır. “Sefiller” romanı, gerek dönemin gerek günümüzün birçok duygusunu içinde barındırır. Victor Hugo, insan hayatındaki sefilliğin etkisini anlatırken hissedilebilecek tüm duyguları eserine yansıtmıştır. Ayrıca eser, romanın yazıldığı dönemde insan hayatına yön veren din, siyaset, adalet, aşk gibi birçok ögeyi de içerir.  Yazar romanda, kendi yaşadığı hikâyelerden de esinlenmiş ve bazılarını eserine birebir aktarmıştır. Hugo, romanın başkarakteri olan Jean Valjean karakterini yazarken kendisine yardımcı olan eski bir mahkûm fakat o zamanlar yardımsever bir iş adamı olan arkadaşından etkilenmiştir.

Tanzimat Dönemi’nde Roman



Tanzimat Dönemi’nden önce roman türü yoktur, bizde bu türün yerine destanlar, halk hikâyeleri, mesneviler vardı. Roman türü, edebiyatımıza çeviri olarak girmiştir. Türk edebiyatında ilk çeviri roman, Yusuf Kamil Paşa’nın Fransız yazar Fenelon’dan çevirdiği Telemak (Telemaque) adlı eserdir. Bu çeviriyi Robinson Crusoe, Monte Cristo Kontu… gibi romanlar takip etmiştir.

İlk yerli roman örnekleri 1870’ten sonra ortaya çıkmıştır. Konusuyla, kahramanlarıyla ilk yerli Türk romanı ise Şemsettin Sami’nin yazdığı “Taaşşuk-u Talat ve Fitnat” adlı bir aşk romanıdır. Edebî sayılabilecek ilk roman ise Namık Kemal’in “İntibah” adlı eseridir. Sami Paşazade Sezai’nin yazdığı “Sergüzeşt” adlı roman teknik ve üslup bakımından mükemmele yakın bir romandır.

Tanzimat Dönemi’nde;

İlk yerli roman, Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat

İlk edebî roman, Namık Kemal’in İntibah

İlk tarihî roman, Namık Kemal’in Cezmi

İlk realist roman, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası

İlk köy romanı, Nabizade Nazım’ın Karabibik

İlk polisiye roman, Ahmet Mithat Efendi’nin Esrâr-ı Cinâyât adlı eserdir.

Tanzimat Dönemi’ndeki eserler roman türünün ilk örnekleri olduğu için teknik yönden kusurludur. Bu dönem ortaya konan eserlerde amaç estetik zevk oluşturmaktan çok halkı eğitmektir. Tanzimat’ın ilk döneminde romantizm (Namık Kemal, A. Mithat Efendi, Şemsettin Sami), ikinci döneminde ise realizm ve natüralizm (R. Mahmut Ekrem, Sami Paşazade Sezai, Nabizade Nazım) akımları etkili olmuştur.

Eserlerde romantizm akımının esasları yansıdığı için uzun betimlemelere yer verilmiş, hayal ve duygular ön plana çıkmış, yazarlar kendi kişiliklerini gizlememişler olayın akışını bozarak görüşlerini söylemişlerdir. İyiler çok iyi, kötüler çok kötüdür. Olaylar genellikle intihar, ölüm gibi acı bir sonla biter. Olay örgüsünde rastlantılara, olağanüstülüklere yer verilir. Eserlerde ilahi (hâkim) bakış açısı kullanılır. Eserlerde dil Tanzimat edebiyatının I. döneminde sade, II. döneminde ise süslü ve ağırdır. Mekân genellikle İstanbul’dur. Yazarlar genellikle görücü usulüyle evlilik, kölelik-cariyelik, tarihî olaylar, yanlış Batılılaşma gibi sosyal konulardan söz etmişlerdir. Roman kahramanları genellikle aile çevrelerinden seçilmiş fakat bunlardan karakterler yaratılamamış, genellikle iyi ya da kötü özellik taşıyan tipler kullanılmıştır. Mekân ve kişi tasvirleri, olayın akışı içinde eritilememiş, süs unsuru olarak uzun uzadıya anlatılmıştır.

İkinci dönem sanatçıları realizmin etkisiyle gözleme önem vermişler, olayların nedenleri ve sonuçları arasında bağ aramışlar, gerçekçi olaylara yer vermişlerdir. Bu da onları, birinci dönem sanatçılarına göre daha başarılı yapmıştır.

Servet-i Fünun Romanının Özellikleri



Servet-i Fünun edebiyatı yazar ve şairleri, beslendikleri Batılı eserler doğrultusunda, dönemlerinin siyasi-sosyal şartlarının da belirlemesiyle, kendine özgü romanlar yazmayı başarmışlardır. Batılı anlamda Türk romanı bu dönemde yazılmış; roman gerek üslup gerekse teknik bakımdan önceki döneme göre büyük gelişme kaydetmiştir. Servet-i Fünun Dönemi’nde roman tekniği modern ve sağlamdır. Bu dönemde Tanzimatçılarda görülen kurgu hataları, üslup eksiklikleri, acemilikler kaybolmuştur. Olayların örgüsü, işlenişi ve konuşmalar başarılı biçimde verilmiştir. Yazarlar, eserde kişiliğini gizlemiştir. Esere kendi duygu, düşünce ve hayallerini karıştırmamış, kişiliklerini gizlemişlerdir. Bunun için de olayları, kişileri iç ve dış özellikleriyle, psikolojik yönleriyle objektif bir şekilde anlatmışlardır. Dil ve üslup olaya ve olayın kahramanının kişiliğine uygun olarak kullanılmıştır. Servet-i Fünuncular, Tanzimat’la başlayan dilde sadelik anlayışından uzak durmuş, aydın kesim için süslü ve sanatlı bir dille eserler vermiştir. Onlar estetiğe önem vermiş, bu da dil zenginliğini getirmiştir. Ancak sanatkârane üslup anlayışı eserlerde kullanılan dilin kimi zaman anlaşılmaz hâle gelmesine neden olmuştur. Sanatçılar duygu ve düşüncelerini anlatmak için Arapçadan, Farsçadan, Batı edebiyatından kelimeler ve tamlamalar kullanmışlardır.

Servet-i Fünun sanatçıları yaşadıkları dönemdeki siyasal baskılar ve sansür nedeniyle bireysel konulara yönelmiştir. Bunun sonucu olarak sosyal içerikli temalardan uzak durmuşlar; eserlerinde hayal-hakikat çatışması, başarısız aşklar, karamsarlık gibi bireysel temalara yönelmişlerdir. Servet-i Fünun romanında, konular İstanbul’daki seçkin kişilerin yaşamından, özellikle Batılı çevrelerden alınır. Bu dönemin romancıları; Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahit Yalçın’dır.

Roman türü, Tanzimat’la edebiyatımıza girmiş, Servet-i Fünun Dönemi’nde teknik kusurlardan arınmıştır. 1911 ile 1923 yılları arasında etkili olan Millî Edebiyat Dönemi’nde ise sanatçılar; hayata ve sosyal meselelere yönelen eserler ortaya koymuşlardır. Önceki dönemlerin yapma dilini ve üslubunu bir kenara bırakmış ve konuşma dilini kullanarak toplumu ve sorunlarını anlatmışlardır. Bu dönemde üslup daha da önemlisi konu ve tema değişmiştir.

Romancı yaşadığı toplumun aynasıdır, görüşüyle yola çıkan Milli Edebiyat romancıları, bu dönemde yaşanan büyük savaşları ve kurtuluş mücadelesini tüm gerçekliğiyle anlatırlar. Bundan dolayı romanlarda en belirgin konuların başında Milli Mücadele gelir. Birçoğu bu mücadeleye katılmış olan sanatçılar, yaptıkları gözlemleri başarıyla romanlarına aktarırlar. Örneğin, “Ateşten Gömlek” romanında Halide Edip Adıvar’ın Millî Mücadele’nin içinde bizzat yer alması, milletin içinde bulunduğu felaketi; bu felaketi yaşayan insanların zorluklarını,  iç çatışmalarını, aşklarını başarıyla anlatmasında etken olmuştur. Halide Edip, eserinde Kurtuluş Savaşı’nı adeta belgelemiştir. Yazarın kendisi de olayların içinde yer aldığından, yakından bildiği birçok gerçeği güçlü bir mantıkla anlatmıştır.

Milli Edebiyat romancısı, kendini, dönemini yansıtmakla görevlendirmiş ve sanatçılar bu dönemde yaşanan siyasi mücadeleyi ve halkın kurtuluş mücadelesini anlatmıştır.

Millî Edebiyat Dönemi Türk romanının genel özellikleri;



  • Bu dönem romanı hikâyede olduğu gibi sosyal konulara eğilmiş ve vatan, millet, Anadolu, bağımsızlık… gibi millî konularda eserler verilmiş, böylece “memleket edebiyatı” çığırı açılmış, “Halka doğru” ilkesiyle hareket edilmiştir,
  • Millî Edebiyat romanlarında sanatçılar özellikle gözleme önem vermişler ve eserlerinde gözlemlerini kullanmışlardır.
  • Dil, hikâyede olduğu gibi sade ve konuşma diline yakındır. Konuşma dili yazı diline aktarılmıştır. Cümleler, Türkçenin yapısına uygun ve kısa cümlelerdir. İstanbul Türkçesi kullanılmıştır,
  • Sanatçılar eserlerinde İstanbul dışına da açılmış, özellikle Anadolu hakkında birçok eser yazmışlardır,
  • Teknik yönden başarılı roman ve hikâyeler yazılmıştır,
  • Bu dönemin önemli romancıları, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay ve Reşat Nuri Güntekin’dir.
Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Mobil Uygulamamızı İndirin, Açık Lise Sınavları Sorun Olmaktan Çıksın!


Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 20 Ekim 2019

Facebook Yorumları

Konu hakkında yorumunuzu yazın