Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Roman

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Roman

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, genellikle toplumsal konular, mütareke ve savaş yılları idealist bir memleket edebiyatı anlayışıyla işlenmiş; Cumhuriyet devrimleri de tez olarak ele alınmıştı. Yazarlar, sorunlara çözüm getirmekten çok izlenimlerini aktarmışlardı. 1930’lardan itibaren toplumcu gerçekçi anlayışla daha eleştirel bir tutum izlemişlerdi. Sadri Ertem ve Sabahattin Ali, 1950’den sonra yetişen toplumcu gerçekçi yazarlara öncülük etmişlerdir.

1930’lu yıllardan itibaren Peyami Safa eserleriyle kişilerin olay, zaman ve mekânla uyumu, bilinç akışı ve özellikle başarılı psikolojik tahlillerle Türk romanında önemli bir merhale teşkil etti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türk romanında ele alınan konular çeşitlendi.  Ekonomik sıkıntılar, çok partili hayata geçişle birlikte, yazarlar köyden kente göç ve gecekondu mahallerindeki sıkıntılar gibi yeni konulara eğilmişlerdi. Bir de “köy edebiyatı” ile birlikte köy ve köylünün sorunları ele alınmıştı.

1960’larda Türk romanımızda hem konu hem de teknik açıdan gelişmeler görüldü. Yazarlar, ortaya çıkan siyasal, toplumsal ve ekonomik değişmeler ve bunların sonuçları üzerinde durdular. Bu dönemde tezli tarihî romanlar yazıldı. Kadın romancıların sayısı büyük artış gösterdi. Aydınların iç bunalımları ve toplumsal bağlantılarıyla birlikte kadın sorunu da ele alındı. Böylece 1960’lı, 1970’li yılların romanlarında birden fazla toplumsal ve bireysel sorunun iç içe geçtiği bir yapı ortaya koyulmuştu. 1960’lardan sonra modernizme karşı ortaya çıkan postmodernizm yaygınlık kazandı.

Örnek verecek olursak; Oğuz Atay “Tutunamayanlar” da yalnızlık, yabancılık ve acı çeken, toplumdan kaçan, herhangi bir çevreye tutunamamış entelektüel insanın romanını yazmıştır. Kurduğu ironik ve eleştirici dil ve anlatımıyla “Tutunamayanlar”, Türk romanında 1990’lı yıllarda öne çıkacak postmodern anlatıyı haber veren eserdir.

1970-1980 yılları arasında roman yazarları sayısında büyük bir artış görüldü. Konu olarak Toplumsal sorunları ele alan romanlar ve tarihî romanlarla birlikte Almanya’ya göç eden Türklerin karşılaştıkları sorunlar anlatıldı. 1980’den sonra bireysel konularla birlikte Türkiye’nin toplumsal yaşamından kesitler verilir; Türk romanında 12 Eylül’ün etkisiyle  psikolojik, fantastik, mistik, yani gerçeküstü ve bireysel temalara yönelim olmuştur. 1980’den sonra yazılan romanlar çoğunlukla Batılılaşma sorunsalı, tarihe kaçış; iç göç, kentleşme, ideolojik kimlik bunalımı; erkek ve kadın eşitliği, ilişkiler sorunsalı ve kuşaklar arası çatışma gibi konularda yazılmıştır.  Bunun yanı sıra roman klasik yapısından uzaklaştırıldı ve postmodernizmin etkisiyle yeni anlatım teknikleri kullanıldı. Yazarlar, belgelere dayanarak tarihe yöneldi. Dinî içerikli romanların sayısında da artış oldu.

Cumhuriyet Dönemi Türk Romanındaki Anlayışlar

Roman türü, Cumhuriyet Dönemi’ndeki siyasi, sosyal, ekonomik ve diğer gelişmelere bağlı olarak gelişim göstermiştir. Bu dönem sanatçılarının roman anlayışları şunlardır:

  • Millî Edebiyat Zevk ve Anlayışını Sürdüren Sanatçılar

    Millî Edebiyat Dönemi’yle başlayan Anadolu’ya yöneliş Cumhuriyet Dönemi’nde de devam etmiştir. Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri gibi isimler, Cumhuriyet Dönemi’nin de ilk romancı neslini teşkil eder. Millî Edebiyat zevk ve anlayışını sürdüren bu sanatçılar, romanlarında realist bir bakış açısıyla Anadolu insanının yaşam tarzını, aydın-halk çatışmasını, Millî Mücadele’yi, inkılapları ve toplumsal değişimi işlemişler; ahlaki çöküntüler, Doğu-Batı çatışması, yanlış Batılılaşma ve hurafeler üzerinde durmuşlardır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban”, Halide Edip Adıvar’ın “Vurun Kahpeye”, Reşat Nuri Güntekin’in “Yeşil Gece” romanları bunlardandır.

  • Bireyin İç Dünyasını Esas Alan Sanatçılar

    Cumhuriyet Dönemi Türk romanında bazı sanatçılar bireyin iç dünyasını esas alan eserler vermişlerdir. Bu sanatçıların en tanınmış olanları şunlardır: Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tarık Buğra, Sâmiha Ayverdi, Abdülhak Şinasi Hisar. Bu sanatçılar, olaylardan ve insanlardan hareketle bireyin iç dünyasını yansıtmaya çalışmışlardır. Peyami Safa’nın 1930 yılında yayımladığı “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” bu anlayışla yazılan ilk romandır. Bu roman, kurgusu ve özellikle başarılı psikolojik tahlilleriyle Türk romanında önemli bir merhale teşkil eder. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur”, Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa” romanları bu anlayışla yazılan romanlardandır.

  • Toplumcu Gerçekçi Anlayışla Yazan Sanatçılar

    Türk romanının tarihî seyri açısından öne çıkan bir başka gelişme 1930’lu yıllarda toplumcu gerçekçi bir anlayışla eserler verilmesidir. Sabahattin Ali “Kuyucaklı Yusuf’”, Sadri Ertem “Çıkrıklar Durunca”, Memduh Şevket Esendal “Ayaşlı ve Kiracıları” romanlarıyla bu anlayışın ilk örneklerini verirler. Toplumcu gerçekçi roman anlayışı özellikle 1950’lerden 1980’e kadar Türk romanındaki ana eğilimlerinden biri olarak gelişimini sürdürür. Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt diğer toplumcu gerçekçi yazarlarımızdır.

    Toplumcu gerçekçi yazarlar, toplumsal sorunlar ve çatışmalar ile köy gibi küçük yerleşim yerlerinin sorunları üzerinde yoğunlaşmışlar; eserlerini ağa-köylü, öğretmen-imam, halk-yönetici, zengin-fakir, güçlü-güçsüz, aydın-cahil çatışması üzerine kurmuşlardır. Toplumcu gerçekçilerin eserlerinde üzerinde durdukları bir başka konu da büyük şehirlere göçün ortaya çıkardığı problemler ve şehrin kenar mahallerindeki hayat olmuştur.

  • Modernizmi Esas Alan Sanatçılar

    Türk edebiyatında dış gerçeklikten iç gerçekliğe yönelen, yabancılaşmış bireyi işleyen, farklı kurgusu ve tekniğiyle Türk romanına farklı bir çehre kazandıran modernist roman anlayışı 1950’lerden itibaren örneklenmeye başlar. Adalet Ağaoğlu, Ferit Edgü, Yusuf Atılgan, Rasim Özdenören, Vüsat O. Bener, Füruzan, Bilge Karasu, Oğuz Atay, Nezihe Meriç modernizmi esas alan önemli sanatçılardır.

    Bu yazarlarımız geleneksel roman anlayışından farklı olarak geriye dönüş tekniği ile romandaki kronolojik zaman anlayışını ve neden-sonuç ilişkisini ortadan kaldırmışlardır. Bu yüzden modernist eserlerde iç içe geçmiş zaman ve olaylardan oluşan bir hikâye görülür.

    Modernist yazarlar; kahramanların anılarını ve bilgilerini, kafalarından neler geçtiğini, dillerinden dökülmeyip kalplerine gömdüklerini okuyucuya aktarabilmek için bilinç akışı, iç konuşma ve iç diyalog gibi farklı anlatım tekniklerini kullanmışlardır. Geleneksel anlatımın dışına çıkarak yer yer alegorik anlatımdan yararlanmışlar, sözcüklerin çağrışım gücünden yararlanarak şiirsel bir dil kullanmışlardır.

  • Postmodernizmi Esas Alan Sanatçılar

    Türk romanında 1960 sonrasında ortaya çıkan, 1980’den sonra yaygınlaşan anlayışlardan biri de postmodernist romandır. Postmodernizm; roman türünün temelini oluşturan olay örgüsü, şahıs kadrosu, zaman, mekân, bakış açısı, dil kurgusu ve tematik kurgu gibi unsurları değişikliğe uğratmakla kalmaz; metinlerarasılık ve üstkurmaca gibi birtakım yeni anlatım tekniklerini kullanır. Postmodernist romanlarda yüzyıllarca kabul gören ve kanıksanan roman yapısından farklı bir yapı meydana geldiği görülür. Kuralsızlık bu anlayışın temel özelliğidir. Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”, “Beyaz Kale”, “Benim Adım Kırmızı”; Bilge Karasu’nun “Gece”; Hasan Ali Toptaş’ın “Bin Hüzünlü Haz” adlı eserleri edebiyatımızdaki önemli postmodern romanlardır.

  • Gelenekçi Roman Anlayışına Sahip Sanatçılar

    Toplumun kültürel değerlerini kurmacanın dünyasına taşıyan romanlara “gelenekçi roman” denir. Edebiyatımızda gelenekçilik, toplumun kültür değerlerine ilişkin farkındalık oluşturmaya yöneliktir. Sanatçılar; millî ve İslâmî duyarlıktan beslenir; tarihten, yaşama tarzından, inançlardan gelen unsurları eserlerinde işlerler. Bu anlayışla yazılan romanlarda genellikle klasik olay kurgusu, kronolojik zaman ve ilahi (hâkim/tanrısal) bakış açışı görülür.

Biyografik Roman

Tanınan bir sanatçının ya da ünlü bir şahsın hayat hikâyesini roman türünün imkânlarının kullanarak ele alan eserlere denir. Biyografik romanlarda hayat hikâyesi aktarılan kişilerin duyguları, düşünceleri, davranışları, alışkanlıkları, ruhsal ve fiziksel durumları, hayata bakışları ve tüm bunların zaman içindeki değişimleri ayrıntılı olarak okuyucuya aktarılmaya çalışılır. Roman kişisinin hayatıyla ilgili bilgiler, belgeler, hatıralar roman kurgusunu etkilemeyecek şekilde esere yerleştirilir. Olaylar aktarılırken genellikle kronolojik sıra takip edilir.

Biyografik roman yazarları kişinin hayat hikâyesini aktarırken bazı anlatım tekniklerine başvururlar. Olayların sondan başlayarak geriye gitmesi, olayların bağlantı noktalarının farklılaşması, anlatım tekniklerinin değişmesi yazarların kullandığı yöntemlerdendir. Son dönemde yazılan biyografik romanlarda ise postmodern etkilerden dolayı farklı türlerin bir arada kullanıldığı görülmekte. Bu durum roman kurgusunu daha ilginç hâle getirir.

Hasan Ali Yücel’in “Goethe-Bir Dehanın Romanı” adlı eseri, Türk edebiyatında biyografik roman türünde yazılan ilk eserdir. 1932’de yayımlanan bu eserden sonra Mehmet Emin Erişgil, 1951’de “Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp” adlı biyografik romanı kaleme almıştır. Yine Erişgil’in “İslamcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Akif” adlı eseri tüün bilinen diğer bir örneğidir. Bu eserlerden sonra edebiyatımızda günümüze yaklaştığımızda birçok biyografik romanın yazıldığını görmekteyiz. Gazi Paşa (Attilâ İlhan), Hava Kurşun Gibi Ağır (Hıfzı Topuz), Turgut Reis (Halikarnas Balıkçısı), Adı: Aylin (Ayşe Kulin), Bir Bilim Adamının Romanı (Oğuz Atay) gibi eserler biyografik roman türünde yazılmış örneklerdir.

Polisiye roman

İşlenen bir cinayet ve bu cinayetin nasıl işlendiğini çözmeye çalışan bir dedektif veya polis etrafında şekillenen roman türü olarak tanımlanmaktadır. Polisiye romanlarda çözülmesi gereken esrarlı bir olay bulunur. Bu esrar çoğu zaman bir cinayetle ilgilidir. Bu romanlar suçlular, işlenen suçlar ve bu suçları araştıran kişilerden oluşur.

Bu tür, Dünya edebiyatında ilk olarak Amerika’da, 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkmıştır. Polisiye kurguyla yazılan ilk eser, Edgar Allan Poe’nun (Edgır Elin Po) 1841’de yayımladığı Morg Sokağı Cinayeti’dir. İngiliz yazar Arthur Conan Doyle’un (Arthur Konan Doyl) eseri olan Sherlock Holmes (Şerlok Holms) ise dünyada en çok tanınan polisiye romanlar arasındadır. Yine bu türün en başarılı isimleri arasında Agahta Christie (Agate Kıristi) gelmektedir.

Polisiye roman türünün edebiyatımızdaki ilk örnekleri çeviri eserlerdir. İlk telif polisiye roman ise Ahmet Mithat Efendi’nin1884’te yayımladığı “Esrârı Cinayât” adlı eseridir. Türk edebiyatında II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen polisiye romanlar, 1980’den itibaren iyice çoğalır. Özellikle son yıllarda kaleme alınan orijinal eserler sayesinde Türk edebiyatındaki önemi gittikçe artmaktadır. Ahmet Ümit başta olmak üzere Celil Oker, Birol Oğuz, Osman Aysu, Pınar Kür gibi isimler, polisiye roman türünde eser veren günümüz yazarlarındandır.

Postmodernizm

Postmodernizm; grotesk, alay, parodiden oluşan bir üslup yöntemiyle ben merkeziyetçi bir bireyciliği ve çoğulculuğu savunurken bütün evrensel idealleri ve insancıl değerleri reddeder. Bu bağlamda artık gerçekçilik terk edilmiş, postmodernist çizgide yeni bir anlatı türü doğmuştur. Artık yazarlar toplumsal sorunlardan ziyade biçim sorunlarına eğilmişlerdir. Metinler arasılık, üst kurmaca gibi teknikleri kullanan postmodern yazarlar, içerik yönüyle de tarih, fantastik, polisiye gerilim gibi konuları ele alırlar. [Metinler arasılık: Bütüncül bir yapıya kavuşturulması amacıyla bir edebî metnin dokusuna hem edebiyat alanından hem de başka alanlardan metin parçalarının katılması. Üst kurmaca: kurmaca içinde kurmaca.]

Dünyadaki bu gelişmelerle birlikte Türk edebiyatında da yeni biçim denemeleri ve Batı’da görülen birçok yenilik görülmeye başlanır. İlk olarak Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay’ın eserlerinde görülmeye başlanan, 1980’lerde varlığını iyice hissettiren ve 1990’lara gelindiğinde ise birçok örneği gözlenen postmodern romanlar böylece Türk edebiyatında da görülür. Dış dünyanın olduğu gibi metne aktarılmasına alışkın olan klasik okur, başı sonu belli olmayan; bir değil, birden fazla okuması olan; birden çok bakış açısı olan ve yine birçok anlatıcının perspektifinden nakledilen; zaman ve mekân bulanıklığı olan eserler oldukları için bu metinleri yadırgar.

1980 sonrasında Orhan Pamuk, Latife Tekin, Mehmet Eroğlu, Bilge Karasu, Nazlı Eray, Durali Yılmaz, Erendiz Atasü, İnci Aral, Enis Batur, Nedim Gürsel, Ali Haydar Haksal, Nazan Bekiroğlu, Ihsan Oktay Anar, Ahmet Ümit, Hasan Ali Toptaş, Fatma Barbarosoğlu, Sadık Yalsızuçanlar Türk romancılığının öne çıkan belli başlı isimleridir.

Türk Dünyası Romanı

Zengin bir kültür mirasına sahip olan Türkiye dışındaki çağdaş Türk edebiyatı ile Türkiye’deki çağdaş Türk Edebiyatı arasında sıkı bir bağ vardır. Özellikle ortak bir kültürden beslenmesi en önemli bağı oluşturur. Türk dünyası edebiyatı 20. yüzyılın başlarına kadar İstanbul’daki gelişmelere paralel gelişmeler gösterdi ancak Türkiye Cumhuriyeti dışındaki birçok Türk devlet ve topluluğunda siyasi sebeplerden dolayı edebiyat, demokratik olmayan bir ortamda gelişmiş oldu. Sanatçılar düşüncelerini özgürce dile getiremediler. Bütün bu olumsuzluklara rağmen şöhreti kendi ülkesinin sınırları dışına ulaşmış, dünya edebiyatında söz sahibi olan sanatçılar yetişmiştir.

Cengiz Aytmatov ve Cengiz Dağcı gibi sanatçılar sadece Türk dünyasında değil, dünya edebiyatında da tanınan önemli şahsiyetlerdir. Cengiz Dağcı, romanlarında Kırım Türklerinin çektikleri acıları, gördükleri zulümleri, köy insanlarının dramını anlatır. Doğa, “Onlar da İnsandı, O Topraklar Bizimdi, Yurdunu Kaybeden Adam” gibi önemli eserlere imza atmıştır. Kazan Türk edebiyatında Ayaz İshaki’nin “Üyge Taba, Ulug Muhammed, Tatarın Kızı”; Doğu Türkistan edebiyatında Ziya Samedi’nin “Yılların Sırrı, Gani Batur-Mayimhan, Ahmet Efendi” adlı romanları da vardır.

Avrupa’da romanın ortaya çıkmasına sözlü edebiyat ürünleri kaynaklık etmiştir. Değişen tarihî ve toplumsal koşullara bağlı olarak roman türü bugüne kadar önemli değişim ve gelişim gösterir. Geleneksel roman, gerçekçi roman, modernist roman, yeni roman ve postmodern roman gibi isimlerle belli başlı beş dönemlere ayrılabilir:

Cervantes’in 17. yüzyıl başında yazdığı Don Kişot roman türünün ilk başarılı örneği kabul edilir. Daniel Defoe’nun (Danyel Döfo) “Robenson Cruze (Robinson Kruzo)”su, Jonathan Swift (Canıtın Svift) “Guliver’in Gezileri” yine bu türün ilk örneklerindendir. Klasisizmin etkili olduğu bu dönemde roman çok gelişmemiştir.

Roman bir tür olarak karakteristik özelliklerini 19. yy.da kazanır. Klasisizme tepki olarak doğan duygu ve sezgiye dayalı romantizm akımı, roman türünün gelişiminde önemli bir aşamadır. 18. yüzyılın sonunda ve 19. yüzyılın birinci yarısında etkili olan bu akım; Goethe (Göte), Madame de Stael (Madam dö stel), Lamartine (Lamortin), Alexandre Dumas (Aleksandır Düma), Victor Hugo (Viktor Hügo) gibi yazarların eserlerinde varlık gösterir. Bu romantik dönem romanı genellikle geleneksel roman olarak adlandırılır.

Pozitivist düşüncenin yaygınlaşması sonucu 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan realizm ve natüralizm roman türünün gelişmesinde etkili olur. Stendhal (Stendal), Balzac (Balzak), Flaubert (Flober),Turgenyev (Törjenyev), Dostoyevski, Tolstoy, Zola, Henry James (Henri Ceyms), Proust (Prust), John Steinbeck (Con Ştaynbek), Ernest Hemingway’in (Örnst Hemingvey) gerçekçi roman anlayışının önemli temsilcileridir. Bu dönemde, geleneksel romanın sübjektifliğine, toplumsal ahlakı ön plana alan tutumuna ve geçmiş tarihî dönemlere ilgisine karşılık; objektif bir anlatım, toplumsal değerlere eleştirel bir yaklaşım; kişi, olay, zaman ve mekânın aktarımında olabildiğince gerçekçi bir bakış açısı benimsenir.

Freud, Adler ve Jung’un psikoloji biliminde yaptığı atılımlar ve izlenimci, dışavurumcu, varoluşçu, sürrealist sanat hareketleri modernist romanın temelini oluşturur. 20. yüzyılın birinci yarısında gelişen modernist roman, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki bunalımlı ortamın edebiyattaki yansımasıdır ve psikolojik yanı ağırlıktadır. Önemli temsilcilerinden bazıları şunlardır: Marcel Proust (Marsel Prust), Henry James (Henri Ceyms), James Joyce (Ceyms Coys), Franz Kafka (Frans Kafka), Virginia Woolf (Virjinya Vulf), William Faulkner (Vilyım Folknır). Modernist romanda olay örgüsü, karakterler, zaman, mekân ve bunların gerçeklikleri meselesi önemini kaybeder. Modernistler biçime önem vererek geleneksel romanda görülen anlatım tekniklerini ve öyküleme kalıplarını reddederler. Psikolojik gerçekliğe yönelerek insanı tüm karmaşıklığıyla ortaya koyarlar.

1940 sonrasında temellerini modernist yazarların attığı “yeni roman” anlayışı ortaya çıkar. İkinci Dünya savaşı sonrasında yaygınlık kazanan ve insanın var oluşunu sorgulayan egzistansiyalizm, edebiyatı felsefeyle iç içe geçiren bir akım olarak bu dönem romanında son derece etkili olur. Yeni romancılar, geleneksel roman anlayışını yıkarak olay, zaman, mekân ve kişileri ortadan kaldırmayı amaçlarlar. Söz konusu dönemin eserlerinde başı sonu belli bir öyküye ve kişilerin anlatımında psikolojik çözümlemelere rastlamak çok zordur. Fredrich Nietzche (Firederik Niçe), Jean Paul Sartre (Jon Pol Satr), Albert Camus (Albırt Kamu) gibi yazarlar öncülük eder.

20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan postmodern roman, edebiyatta yeni bir dönemi başlatır. Postmodernizm; modern sonrası, modernizme karşıt dönem anlamına gelir. Modernizmi reddetse de ondan bütünüyle kopamamış olan postmodernizm, belli özellikleri olmasına rağmen kesin kuralları bulunmayan ve çok çeşitli eserleri içinde barındıran bir akımdır. 1950’li yıllarda başlayan postmodernizm 1960’lı yıllarda yaygınlaşır ve 1980 sonrasında bu akım içerisinde yer almayan yazarların eserlerinde dahi kendisini hissettirecek bir etkinliğe sahip olur. Umberto Eco (Umberto Eko), Octavio Paz (Oktavyo Paz), Erica Young (Erika Yang), Milan Kundera, Ursula K. Le Guin (Ld’ Gun), Gabriel García Márquez (Gabril Garsia Markuez) gibi birbirinden çok farklı yazarları içine alan postmodernizm, bütün ideolojilere ve akımlara karşı çıkar. Bu dönemde modernizmin sorgulandığı ve onun temelini oluşturan pozitivizmin neden olduğu mutlak doğruların sarsıntıya uğradığı; akılcılığın, maddeciliğin eleştirildiği görülür. Çoğulcu bir anlayışla, içerisinde pek çok bakımdan zıtlıklar barındıran çok kutuplu, çok sesli, gerçekle kurma canın iç içe geçtiği; metinler arasılık, pastiş, parodi gibi tekniklerin sıkça kullanıldığı eserler verilir.

Sosyal Medyada Paylaş Facebook Twitter Google+

Mobil Uygulamamızı İndirin, Açık Lise Sınavları Sorun Olmaktan Çıksın!


Etiketler: ,
Eklenme Tarihi: 29 Aralık 2019

Facebook Yorumları

Konu hakkında yorumunuzu yazın